The post Karşı Taraf Kredi Riski düzenlemeleri neden karmaşık? appeared first on Dr. M. Ayhan ALTINTAŞ.
]]>
Sermaye yeterliliği düzenlemelerinin en kompleks bileşeni kuşkusuz karşı taraf kredi riski (KTKR) düzenlemeleridir. Küresel krizden sonra Basel Komitesi tarafından geliştirilen yeni standart yaklaşım (SA-CCR) muhtemelen Komite’nin bugüne kadar yaptığı en teknik düzenleme. KTKR ölçümünde kullanılacak yeni standart yaklaşımın ülkemizde de 2020 (veya en geç 2021) yılında yürürlüğe girmesi bekleniyor. BDDK KTKR yeni standart yaklaşım yöntemi için yayımladığı taslak metinde SYY-KTKR kısaltmasını kullanıyor. Bankalarımız da yeni standart yöntemle ilgili sayısal etki çalışmalarını BDDK’ya raporluyor.
Konu ile teknik düzeyde uğraşan uzmanların herhangi bir sıkıntı çektiklerini düşünmemekle birlikte aşağıda sıraladığımız temel nitelikteki bazı bilgilerin KTKR düzenlemelerinin daha iyi anlaşılmasında veya yorumlanmasında kolaylık sağlayacağını umuyoruz.
1) Sermaye yeterliliği düzenlemelerinde Kredi Riski bileşeni borçlunun temerrüdü halinde ortaya çıkacak beklenmeyen kayıplar için sermaye tutulmasını hedefler ve aslında KTKR kapsamına giren işlemleri de kapsar. KKTR kapsamına giren işlemlerin (örneğin türev sözleşmelerin) diğer kredi işlemlerinden farkı, hem bankanın hem de karşı tarafın karşılıklı olarak borç veya yükümlülük altına girmeleri veya hak veya alacak sahibi olmalarıdır.
2) İki tarafın karşılıklı olarak çok değişik nitelikteki enstrümanlara ilişkin hak-yükümlülük, borç- alacak- teminat ilişkisine gir(ebil)dikleri KTKR kapsamındaki işlemlerde temel sorun, karşı tarafın temerrüdü halinde kredi riski ağırlıklarının tatbik edileceği risk tutarının (Temerrüt Halinde Risk- EAD) belirlenmesidir. Dolayısıyla KTKR yöntemleri aynı tarafla girişilmiş çok sayıda işlemden oluşan bir portföyde mevcut hak-yükümlülük, borç-alacak ve teminat ilişkilerinin temerrüt halinde netleştirilmesi veya netleştirmenin mümkün olmaması hâlinde karşı taraftan talep edilecek alacak tutarını belirlemeye çalışır. Bu tutar (EAD) belirlendiğinde, genel kredi riski ağırlıkları tatbik edilmek suretiyle kredi riskine esas tutara buradan da sermaye yükümlülüğüne ulaşılır.
3) Netleştirme KTKR düzenlemelerinin en hassas noktasıdır. Hukuken icra edilebilir bir netleştirme anlaşması yoksa veya karşı tarafın mukim olduğu ülkede tasfiye netleştirmesini (close-out netting) mümkün kılan bir hukuki altyapı söz konusu değilse pozisyonların netleştirilmesi uygun olmayacaktır.
4) KTKR düzenlemeleri iki risk bileşenini tahmine çalışır. (i) Gelecekteki potansiyel kredi riski tutarı (ii) Yenileme maliyeti. Bu bileşenler kökeni sermaye piyasalarındaki geçmişi asır ötesine giden teminatlandırma (marjin) pratiği ile yakından ilgilidir. İlk bileşen sermaye piyasalarında ‘başlangıç teminatı’ (initial margin) ile güvence altına alınmaya çalışılan karşı tarafın temerrüdü halinde ortaya çıkacak risktir (pozisyonun kapatılmasına kadar geçecek sürede maruz kalınabilecek piyasa riski). İkinci bileşen pozisyonun cari piyasa fiyatına eşit olup, sermaye piyasalarında ‘değişim teminatı’ (variation margin) ile kavranmaktadır. Herhangi bir karşı tarafla olan pozisyonun tasfiye edilip yenisinin alınması için katlanılacak toplam maliyet KTKR düzenlemelerinde tahmin edilmeye çalışılan temerrüt halinde risk tutarını oluşturmaktadır.
5) KTKR hesaplamalarında halen kullanılan Gerçeğe Uygun Değer Yöntemi (CEM) Basel 1’den bu yana yürürlükte olup, tatbiki hayli kolaydır. Basel 2’de KTKR ölçümü için daha kompleks yeni bir standart yöntem (SM) geliştirilmiş , ancak yöntemin teorik olarak hatalı olduğu (risk bileşenlerinden sadece büyük olanını sermayelendirdiği) anlaşılmıştır. Basel Komitesi CEM ve SM’yi ikame etmek üzere küresel krizden sonra geliştirdiği yeni bir standart yaklaşımı (SA-CCR) Nisan 2014’de açıklamıştır. Komite tarafından 2017 yılında yürürlüğe girmesi planlanan düzenleme ülkeler tarafından gecikmeli olarak uyarlanmakta ve/Veya geçiş süreleri verilmektedir. SA-CCR, Avrupa Birliği mevzuatına da 2019 yılında dahil edilmiş ancak uygulama için iki yıllık süre tanınmıştır.
6) SA-CCR üstlendiği misyon gereği son derece kompleks bir düzenlemedir. İlginç olan ABD’de kullandırılan sub-prime kredilerin türevleştirilerek menkul kıymet formunda tüm dünyaya dilim dilim satılmasında kullanılan (dolayısıyla krizin küreselleşmesine neden olan) CDO (Teminatlandırılmış Borç Yükümlülükleri) tranşlarının bile yeni düzenlemede kendisine yer bulmuş olmasıdır. Potansiyel kredi riski tutarına ulaşılırken her bir türev grubu için ayrı ayrı hesaplanması gerekebilecek altı risk parametresi bulunmaktadır. Bu parametrelerin hesaplanma prensipleri aşağıdaki tablolarda özetlenmektedir:


7) Varsayımsal pozisyonlar üzerinden yapılan karşılaştırmalar SA-CCR’nin CEM’e göre 10 kat daha fazla KTKR sermaye yükümlülüğü çıkarabileceğini göstermektedir. SA-CCR’nin CEM’e göre daha düşük sermaye yükümlülüğü çıkardığı tek örnek kısa ve uzun pozisyonun aynı sette %100 netleştirilmesi halidir (CEM %60’dan fazla netleştirmeyi kabul etmezken SA-CCR altında %100 netleştirme mümkündür).
8) Küresel krizden sonra G-20 OTC Türev Reformu çerçevesinde karşı tarafı Merkezi Karşı Taraf Kuruluşları olan işlemlerin KTKR sermaye yükümlülüğü Sermaye Yeterliliği Yönetmeliği’nin 4 No.lu Ekinde ayrıca düzenlenmiştir. Bu düzenleme de aslında ayrı bir yazı hatta kitap konusu olacak kadar kapsamlıdır ( Kitabımızın Finansal Piyasa Altyapıları ve Merkezi Karşı Taraf Uygulaması ile ilgili bölümleri bu sebeple kaleme alınmıştır).
9) SA-CCR karşı tarafın temerrüdü halinde ortaya çıkacak sermaye yükümlülüğüne ulaşılmasında esas alınacak risk tutarının (EAD) hesaplanmasını amaçlamaktadır. Karşı tarafın temerrüt etmese bile temerrüt etme olasılıklarındaki değişikliklerin ortaya çıkardığı (KTKR’ne bağlı piyasa fiyatı değişimlerinin ve bunlara bağlı değerleme zararlarının) sermaye yükümlülüğü Komite’nin Basel 3 ile tanıttığı CVA (Kredi Değerleme Ayarlamaları -KDA) bileşeni ile ayrıca kavranmaktadır. CVA tutarını karşı taraf kredi riskinin piyasa fiyatı (pozisyonun karşı taraf kredi riskli piyasa fiyatı ile karşı taraf kredi risksiz piyasa fiyatı arasındaki fark) olarak nitelemek mümkündür. KTKR düzenlemelerindeki standart CVA (KDA) formülü doğrudan sermaye yükümlülüğü üretmektedir.
Yasal Uyarı: Bloğumuzda yayınladığımız yazıların öncelikli amacı, ‘Bankacılıkta Risk ve Sermaye Yönetimi’ isimli kitabımızın okuyucularına kitapta irdelenen konularla ilgili daha kapsamlı ve gerektiğinde daha güncel bilgi sunmaktır. Yazılarımızda yeralan tespit ve değerlendirmeler şahsımız dışında hiçbir kişi veya kurumu bağlamaz. Yatırımcılar, yazılarımızda yeralan bilgi, tespit ve değerlendirmelerden hareket ederek para veya sermaye piyasalarında pozisyon aldıklarını iddia edemezler. Yatırım danışmanlığı ile iştigal edenler, yatırımcıları yönlendirici mahiyette tavsiyelerde bulunanlar, yazılarımızdan, kaynak göstermek suretiyle dahi alıntı yapamazlar.
The post Karşı Taraf Kredi Riski düzenlemeleri neden karmaşık? appeared first on Dr. M. Ayhan ALTINTAŞ.
]]>The post IFRS/TFRS 9 Beklenen Zarar Karşılığı ve Basel Standartları appeared first on Dr. M. Ayhan ALTINTAŞ.
]]>
Bankacılık risklerini irdelerken karşılaşılabilecek zararları/kayıpları ikiye ayırıyoruz. Beklenenler ve beklenmeyenler. Beklenmeyen kayıpları beklenen kayıpların oynaklığı (volatilitesi) olarak ifade etmek mümkün. Bankacılıkta sermayenin beklenmeyen kayıplar için tutulduğunu kabul ediyoruz. Beklenen zararları/kayıpları ise peşinen karşılık (provizyon) tesis edip giderleştirmemiz, eğer bunu yapmamışsak sermayeden indirmemiz gerekiyor (Basel 2’nin içsel derecelendirmeye dayalı sermaye yükümlülüğü formülleri de bu yaklaşımla dizayn edilmiş durumda).
Yaş sebze, meyve satan bir manavın fireyi tahmin edip peşinen fiyata eklemesi ile kredi riski beklenen kayıplarını başlangıçta tahmin edip peşinen tesis edilen provizyonu kredi fiyatına ilave etmek arasında fazlaca bir fark yok.
Bankacılıkta beklenen ve beklenmeyen kayıp tahminleri risk bazlı fiyatlamanın da temelini oluşturuyor. Zira tahminler kredi işlemine ve/veya kredi borçlusuna ilişkin tüm risk parametrelerini (temerrüt olasılığı [PD], temerrüt anındaki risk tutarı [EAD], temerrüt halinde kayıp [LGD]) barındırıyor.
IFRS/TFRS 9 öncesinde risk ve muhasebe kuralları arasında giderleştirmenin (karşılık tesisinin) ne zaman (kredi zararı gerçekleştikden sonra mı yoksa peşinen mi) yapılacağı hususunda uyumsuzluk mevcuttu. Ülkemizde de 2018 yılı başında yürürlüğe giren IFRS/TFRS 9’un ‘Beklenen Zarar Karşılığı Modeli’ bu uyumsuzluğu giderdi. Yapılan düzenleme alınan kredi riskinin getirisi ile ortaya çıkabilecek kredi zararlarının muhasebeleştirilmesi arasındaki gecikmeyi giderek veya sınırlayarak, dönem uyumsuzluğunun beslediği vekalet (agency) probleminin çözümüne de katkı sağlayabilecek.
Ancak beklenen zararların/kayıpların tahmini hususunda Basel Bankacılık Denetim Komitesinin (BCBS) İçsel Derecelendirmeye Dayalı (IRBA) sermaye yükümlülüğü standartları ile Uluslararası Muhasebe Standartları Kurulu ‘nun (IASB) yayımladığı IFRS 9’da kurgulanan model arasında önemli bazı farklar mevcut. Bu da son derece normal zira IFRS 9 risk bazlı yaklaşımlara sahip olsa da nihayetinde bir muhasebe standardı.

Basel Komitesi’nin (veya ülke banka denetim otoritelerinin) ‘ne kadar ihtiyatlı olunursa (ne kadar fazla sermaye veya karşılık ayrılırsa) o kadar iyi’ yaklaşımı doğal olarak IFRS 9’da yok. IFRS 9 haddinden fazla ayrılacak karşılıkla bugünün hissedarlarının hakkına halel getirilmesini, geleceğin hissedarlarına provizyonlar kanalıyla servet transfer edilmesini kabul etmiyor. Dolayısıyla PD, LGD tahminlerinin stres dönemlerini de içeren çok uzun tarihsel veri ile veya hipotetik stres varsayımlarıyla yapılması makbul değil. O yüzden Basel Komitesinin en azından bir ekonomik döngüde geçerli olacak (TTC) parametre tahminleri yerine risk parametrelerinin kredinin kalan vadesi boyunca muhtemel gelişmeleri de yansıtacak bir şekilde borçlunun an itibariyle kredibilitesini ölçecek bir tarzda (PIT) yapılması daha uygun bulunuyor.
Ülkemizde de BDDK tarafından kredi karşılık düzenlemeleri ile uygulamaya sokulan IFRS/TFRS 9 Beklenen Zarar Karşılığı Modelini aşağıdaki şekilde özetlemek mümkün.

Geçmiş döneme göre en radikal değişiklik devlet tahvili/hazine bonosu veya diğer bankalardan olan alacaklar gibi risksiz veya çok düşük riskli addedilen bazı portföyler için bile başlangıçta düşük de olsa en azından 12 aylık beklenen zarar karşılığı tesis edilecek olması. Ancak hem Avrupa Birliği, hem de ülkemiz bankalarının tabi olduğu IASB düzenlemesinin ABD’de FASB tarafından yapılan düzenlemeye göre daha makul olduğunu belirtmek gerek. ABD’de FASB tarafından dizayn edilen beklenen kayıp modelinde üç sepet veya aşama yok. Tüm krediler için başlangıçta ömür boyu karşılık ayrılması gerekiyor. Bu farklılık fiyatlamalarda ayrışmaya neden olur mu olmaz mı FASB düzenlemesi yürürlüğe girdiğinde (2019-2021) göreceğiz.
Yasal Uyarı: Bloğumuzda yayınladığımız yazıların öncelikli amacı, ‘Bankacılıkta Risk ve Sermaye Yönetimi’ isimli kitabımızın okuyucularına kitapta irdelenen konularla ilgili daha kapsamlı ve gerektiğinde daha güncel bilgi sunmaktır. Yazılarımızda yeralan tespit ve değerlendirmeler şahsımız dışında hiçbir kişi veya kurumu bağlamaz. Yatırımcılar, yazılarımızda yeralan bilgi, tespit ve değerlendirmelerden hareket ederek para veya sermaye piyasalarında pozisyon aldıklarını iddia edemezler. Yatırım danışmanlığı ile iştigal edenler, yatırımcıları yönlendirici mahiyette tavsiyelerde bulunanlar, yazılarımızdan, kaynak göstermek suretiyle dahi alıntı yapamazlar.
The post IFRS/TFRS 9 Beklenen Zarar Karşılığı ve Basel Standartları appeared first on Dr. M. Ayhan ALTINTAŞ.
]]>The post Büyük kredi düzenlemesi baş ağrıtacak… appeared first on Dr. M. Ayhan ALTINTAŞ.
]]>
Basel Komitesi’nin yeni büyük kredi düzenlemesi, 1933 yılından bu yana kullanageldiğimiz, kendimizce içtihatlar oluşturduğumuz Bankacılık Kanunu’nun kredi sınırlarına ilişkin düzenlemelerini kökten değiştirmeye aday. Üstelik değişim çok da kolay olmayacak.
Bankaların sadece bir kişiye veya birbiri ile ilişkili kişiler (sermaye) grubuna verebileceği kredilerin azami miktarını banka özkaynaklarının belli bir oranı ile sınırlanmasına yönelik mevzuat ve uygulamaların tarihi hayli eski. Ülkemizde 1933 tarihli Mevduatı Koruma Kanunu ile başlamış. İlk bankacılık kanunumuz sayılan bu düzenlemede sermayesi 3 milyon TL’nin altında olan bankaların bir kişiye verebilecekleri kredi miktarı sermayelerinin %10’u ile sınırlanmış (Aslında mevcut Bankacılık Kanunumuza göre normal kredi sınırı hala yasal özkaynakların %10’udur. Ancak bankalar sermayelerinin %10’unun üzerinde kredi kullandırabilirler. %10’luk sınırın üzerindeki krediler -aşağıda değineceğimiz Basel Komitesi düzenlemelerine uygun bir şekilde- büyük kredi olarak isimlendirilir. Ancak bir büyük kredi özkaynakların %25’ini, toplam büyük krediler ise özkaynakların sekiz katını aşamaz. Dolayısıyla Bankacılık Kanunu’na göre normal kredi sınırı %10, büyük kredi sınırı ise %25’tir).
Son 30 yıllık dönemde gelişen risk bazlı sermaye yeterliliği düzenlemelerine rağmen, Basel Komitesi tek bir kişi veya sermaye grubuna verilecek kredi miktarının sermayenin belli bir oranı ile sınırlanmasının (kredi temerrüt konsantrasyonundan kaynaklanan batışları önleme açısından) hala çok önemli olduğunu düşünüyor. Zira bankacılık tarihinde özkaynaklarının büyük bir bölümünü tek bir kredi ilişkisi ile yitirip batan banka örnekleri var. (Ülkemizde de özellikle banka sermayesine hakim grup kredileri ve diğer sorunlar yüzünden TMSF’ye devredilen banka örnekleri mevcut. Ancak, banka hakim hissedarı ile hiçbir ilişkisi, hatta hakim hissedarı olmayan, buna rağmen sermayesinin %25’inden fazlasını kanuni limitleri de aşarak tek bir müşteriye kullandırıp, sadece bu kredilerin geri dönmemesi ve ortaya çıkan sermaye açığının kapatılamaması üzerine 1990’lı yılların başındaki mevzuat çerçevesinde bir kamu bankasına devredilen banka örneğimiz de var.).
Küresel krizden sonra, Basel Komitesi’nin büyük kredi risk limitlerine sistemik riskin bulaşmasını önleme gibi çok büyük bir misyon daha yüklediği görülüyor. Komite üye ülke denetim otoritelerinin büyük kredi risklerinin ölçüm ve denetiminde uyacakları yeni standartları (Supervisory framework for measuring and controlling large exposures) Nisan 2014’de açıkladı. Üye ülke denetim otoritelerinin yeni standartları 2019 yılına kadar hayata geçirmesi bekleniyor. Düzenlemeyi tetikleyen ise Komite’nin üye ülkelerin kredi limitlerinin hesaplanması ile ilgili uygulamalarında hiçbir yeknesaklık veya standardın bulunmadığını tespit etmesi.
Yeni kredi limiti standartlarının mevcut mevzuat ve uygulamamızdan farklı yönlerini şu şekilde sıralamak mümkün:
1) Kredi sınırlarının hesaplanmasında esas alınan özkaynak ‘ana sermaye’ ile sınırlanıyor. Dolayısıyla CoCos tabir edilenler (otomatik sermayeye dönme şartı taşıyanlar) hariç sermaye benzeri krediler ile diğer katkı sermaye unsurları kredi sınırlarına esas özkaynak içinde yer alamayacak.
2) Kredi limitlerinden istisna edilebilecek veya düşük risk ağırlığı uygulanabilecek işlemler standart olarak belirlenmiştir. Gerek yurt içi gerekse yurt dışı bankalar arası işlemlere ilişkin Kanun ve yönetmeliklerimizde mevcut istisna veya %100’ün altındaki risk ağırlıklarının tatbiki artık mümkün gözükmüyor. Devlet Tahvili veya Hazine Bonolarının teminata alındığı işlemlerin doğrudan kredi sınırlarından istisna edilmesi de mümkün değil (teminat uygulaması aşağıda açıklanıyor).
3) Fonlanmış ve fonlanmamış teminatlar, sermaye yeterliliği mevzuatı ile aynı esaslara tabi olacak, kredi riski azaltım teknikleri kredi limiti hesaplamalarında da geçerli olacaktır. Bu çerçevede nakit blokajı ve mevduat rehni eğer hukuken icra edilebilir sağlam bir sözleşmeye dayanıyorsa riskten mahsup edilebilecektir. Ancak Devlet tahvili ve Hazine Bonosu gibi finansal teminatlar kesintiye tabi tutulduktan (haircut) ve ayrıca vade ve para uyuşmazlıklarına ilişkin düzeltmelerden sonra dikkate alınabilecektir. Taban uygulaması sebebiyle teminatın tamamı riskten düşülemeyecektir.
4) Alım–satım ve bankacılık hesaplarındaki OTC türevler ve karşı taraf kredi riski taşıyan diğer enstrümanlar (menkul kıymet finansmanı işlemleri hariç) SA-CCR ile bulunacak temerrüt anındaki risk (EAD) değerleri üzerinden limit hesabına dahil edilecektir.
5) Menkul kıymet finansmanı (repo, kredili ve ödünç menkul kıymet) işlemlerinde risk tutarı kapsamlı – standart yöntem altında kredi riski azaltımı ile belirlenecektir.
6) Bankacılık hesaplarındaki bilanço dışı işlemler, sermaye yeterliliği standart kredi riski ölçüm yaklaşımı altında kullanılan krediye dönüştürme faktörleri (CCF) ile ağırlıklandırılacaktır. Minimum CCF %10’dur.
7) Büyük kredi sınırı (tek bir borçlu veya birbiri ile yakın ilişkili bir grup borcu için ) birinci kuşak sermayenin %25’idir. Bu limit Küresel Sistemik Önemli Bankaların (G-SIB) birbirlerine açacakları kredilerde %15’tir.
8) Bankalar kredi riski azaltım teknikleri uygulanmış haliyle birinci kuşak sermayenin %10’unu aşan risklerini denetim otoritesine raporlayacaklar.
9) Bankalar kredi riski azaltım teknikleri uygulanmamış haliyle birinci kuşak sermayenin %10’unu aşan risklerini denetim otoritesine raporlayacaklar.
10) Bankalar birinci kuşak sermayenin %10’un aşan istisna kapsamındaki risklerini denetim otoritesine raporlayacaklar.
Yasal Uyarı: Bloğumuzda yayınladığımız yazıların öncelikli amacı, ‘Bankacılıkta Risk ve Sermaye Yönetimi’ isimli kitabımızın okuyucularına kitapta irdelenen konularla ilgili daha kapsamlı ve gerektiğinde daha güncel bilgi sunmaktır. Yazılarımızda yeralan tespit ve değerlendirmeler şahsımız dışında hiçbir kişi veya kurumu bağlamaz. Yatırımcılar, yazılarımızda yeralan bilgi, tespit ve değerlendirmelerden hareket ederek para veya sermaye piyasalarında pozisyon aldıklarını iddia edemezler. Yatırım danışmanlığı ile iştigal edenler, yatırımcıları yönlendirici mahiyette tavsiyelerde bulunanlar, yazılarımızdan, kaynak göstermek suretiyle dahi alıntı yapamazlar.
The post Büyük kredi düzenlemesi baş ağrıtacak… appeared first on Dr. M. Ayhan ALTINTAŞ.
]]>The post Milli Reyting Teşkilatı… appeared first on Dr. M. Ayhan ALTINTAŞ.
]]>
Malum 2018-2020 yıllarını kapsayan Orta Vadeli Program (OVP) 27 Eylül 2017’de açıklandı. Doğrusunu söylemek gerekirse, bir gün sonrasını dahi öngörmenin çok zor olduğu bir ülkede önümüzdeki üç yılı programlamayı hedefleyen bir programın, mevzuat gereği de olsa, bir şekilde hazırlanıp cümle aleme duyurulması bile başlı başına takdire şayan bir durumdu. Ancak programın özellikle makro iktisadi hedefleri, iktisatçılığı tartışılmayacak bazı isimler tarafından fena halde eleştirildi. Yine de iyi tarafından bakıp, OVP’nin en azından ciddiye alınıp tartışıldığını söyleyebiliriz.
Biz bu yazımızda OVP’nin ‘Finansal Piyasalarda İstikrarın Korunması ve Yurtiçi Tasarrufların Artırılması’ hedefine yönelik olarak ‘Sistemik risklerin sınırlandırılması’ için öngörülen; “ Derecelendirme notlarına ilişkin veri altyapısını sağlamak üzere Merkezi Risk Kayıt Kuruluşu kurulacak ve ardından milli bir derecelendirme kuruluşu oluşturmaya yönelik çalışmalara başlanacaktır” aksiyonu ile ilgili düşüncelerimizi paylaşmak istiyoruz. Zira konu, firmaların borçlanma imkan ve maliyetleri, bankaların sermaye yeterliliği ve yatırımcıların korunması gibi pek çok açıdan kritik önemde.
Öncelikle Türkiye’nin milli bir reyting (rating- derecelendirme) şirketi kurmaya niyetlenmesinin hayli ironik bulduğumuzu belirtelim. Derecelendirme (özellikle de kredi derecelendirme) işi herhangi bir kişi veya kuruma A,B, C,…. veya 1, 2, 3,…. notu vermek değil, verdiğiniz notlara istatistiksel anlam yükleme işidir. Derecelendirme kuruluşunun borçlulara (ihraççı) veya menkul kıymetlere (ihraçlara) verdiği her bir not için temerrüt ve/veya temerrüt halinde kayıp/kurtarma oranlarını, notlar arasındaki geçiş olasılıklarını ve verdiği notların anlık mı (PIT) yoksa çevrimlik mi (TTC) olduğunu açıklayabilmesi beklenir. Derecelendirme notlarına güvenilirliği yüksek istatistiksel anlam yükleyebilmeniz için de kredi borçluları ve kredi işlemleri itibariyle asgarisinden onlarca yıllık sağlıklı kredi riski bilgisine sahip olmanız ve bu bilgilerin ihtiyaca uygun bir şekilde biriktirilmiş olması, not verilen ihraççı veya ihraçların yıllar boyunca takip edilip değişikliklerin analiz edilmesi gerekir. Bir de notların yerel/ulusal para cinsinden ödeme gücünü mü yoksa uluslararası (döviz cinsinden) ödeme gücünü mü ölçeceği sorunu var. Derecelendirme notları uluslararası ödeme gücünü ölçecekse tarihsel veri sorununun çözümü daha da kaotik bir hal alıyor. Şimdi sormak istiyoruz üç-beş yıldan uzun olmayan aralıklarla borçluların kredi sicillerinin silinmesi/dikkate alınmaması için kanun çıkaran, kredi riski verisini silmeyi derman olarak bu kadar sık kullanan Türkiye dışında kaç ülke vardır? Biz otuz yılı bulan meslek yaşamımızda kredi sicil affı getiren kanun sayısını hatırlamıyoruz bile. En son, bu senenin başında, 18/01/2017 tarih ve 6770 sayılı torba bir kanunla kredi sicil affı getirmişiz. Şimdi ise, defalarca dikkate alınmaması için kanun çıkardığımız tarihsel kredi sicil bilgilerine dayalı, kritik önemde bir iş yapmaya soyunuyoruz.
İkinci takıldığımız husus kredi derecelendirme kuruluşunun ‘milli’ olmasının öngörülmesi. Türkiye bankacılık mevzuatından bile ‘milli banka’ tanımını 1900’lü yılların son çeyreğinde çıkarmış bir ülke. 2018-2020 OVP’sinde ‘milli’ derecelendirme kuruluşu kuracağımızı söylüyoruz. Bu kuruluş nasıl milli olacak? Kimin denetiminde olacak ve nasıl yönetilecek? Eğri oturup doğru konuşalım. Hiç birimizin hoşuna gitmiyor belki ama neticede, en tarafsız, en dürüst çalışması gereken kurumlarının dahi cemaat ve tarikatların bu da olmazsa siyasetin oyuncağı haline dönüştüğü defalarca ispatlanmış, merkezi seçme ve yerleştirme sınavlarının masumiyetine bile halel getirilmiş bir ülkeden söz ediyoruz. Böyle bir ülkede doğrudan veya dolaylı kamu kuruluşu hüviyetini taşıyacak bir reyting teşkilatının vereceği notların itibarı nasıl sağlanacak? Reyting kuruluşunun teknik olarak belirlediği notlar milli çıkarlarla çelişirse ne olacak? Milli kuruluş gayri millileri de derecelendirecek mi? Verilen notlar ulusal ödeme gücünü mü yoksa uluslararası ödeme gücünü mü temsil edecek? Yoksa arzu edilen sadece ‘yerli’ bir derecelendirme kuruluşu mu? Kredi derecelendirme kuruluşları için Basel Komitesinin belirlediği ‘bağımsızlık’, ‘objektiflik’, ‘uluslararası erişim ve şeffaflık’ ve ‘güvenilirlik’ türünden olmazsa olmaz şartlar var. Biz de ülke olarak bu Komiteye üyeyiz ve bu düzenlemelere uymakla yükümlüyüz. Bu şartlar gerçekten sağlanabilecek mi?
Üçüncüsü bu milli kuruluşun borçlananlara veya sukuk/tahvil benzeri borçlanma araçlarına vereceği notlar ne için kullanılacak veya bu notlarla nasıl bir fayda sağlanması hedefleniyor? Bu noktada birkaç hatırlatma yararlı olacaktır diye düşünüyoruz:
Takıldığımız dördüncü ve son husus ise OVP’de ‘derecelendirme notlarına ilişkin veri altyapısını sağlamak üzere Merkezi Risk Kayıt Kuruluşu’ kurulmasının öngörülmesi. Çok değil bundan altı yıl önce 2011 yılında kabul edilen 6111 sayılı Kanun’la Türkiye Bankalar Birliği (TBB) nezdinde kredi riski bilgilerinin toplulaştırılıp paylaşılması amacıyla yeni bir ‘Risk Merkezi’ kurulması öngörülmüştü. Biz yine naçizane, 2012 yılında kitap olarak da yayınlanan akademik çalışmamızda, Türkiye’de biriktirilen kredi riski verisinin kredi riski analizi yapmak için elverişli olmadığını, kredi riski analizi yapmaya elverişli veri biriktirmeye başlamak için yeni kurulacak Risk Merkezi’nin büyük bir fırsat olduğunu belirtmiştik. Bildiğimiz kadarıyla TBB Risk Merkezi 2013 yılında faaliyete geçti, hatta yönetiminde BDDK’nın temsilcisi bile var. OVP’de öngörülen Merkezi Risk Kayıt Kuruluşu’nun derecelendirme notu vermeye elverişli veri toplama amacıyla kurulacak olması hayli ilginç. Aslında ‘derecelendirme notlarına ilişkin veri altyapısının’ sağlanması bile, bizce reform niteliğinde büyük bir adım ve sonuçta ortaya çıkacak derecelendirme kuruluşundan bile daha önemli. Ancak yukarıda açıkladığımız üzere, eğer yeni başlanılacaksa, kuruluşun derecelendirme notu verebilecek yeterli ve özgün veri setine sahip olması onlarca yılı bulabilecek bir süreç. O da sadece temerrüt örneği problemi yaşanmayacak orta ve küçük işletmeler için söz konusu olabilir. Ölçek büyüdükçe, örnek sayısı küçüldükçe süre de uzayacaktır. Ancak sağlıklı, kapsamlı ve işe yarayacak formatta veri biriktirmeye bir yerden başlamak gerekiyor. İlaveten metodoloji/veri ithali ve pragmatik bazı çözümlerle süre belki kısaltılabilir. Merkezi Risk Kayıt Kuruluşu kurulduğunda, TBB Risk Merkezine veya kredi riski bilgisi paylaşma amacıyla bazı bankaların iştirakiyle 1995 yılında kurulan Kredi Kayıt Bürosu’na ne olacağını da bilmiyoruz. Merkezi Risk Kayıt Kuruluşu ve müteakiben oluşturulabilecek ‘milli’ veya ‘yerli’ derecelendirme kuruluşu için de TBB Risk Merkezi ve Kredi Kayıt Bürosu’na benzer bir yapı geliştirilebilir belki. Ancak nihai aşamada temel sorun, yukarıda da belirttiğimiz üzere, verilecek derecelendirme notlarının bağımsız ve güvenilir olması. Kuşkusuz bağımsız ve objektif olarak belirlenecek ilk notların verilmesini müteakiben takip ve analizlerin sağlıklı bir şekilde yapılmaya devam edilmesi, gerektiğinde not indirimlerinin veya not geri-çekimlerinin iş işten geçmeden, kimsenin icazetini almaya gerek duymadan, kimseden çekinmeden kamuya açıklanabilmesi fevkalade önemli. Tüm bunların gerçekleşebilmesi ise herhalde ancak çıkar çatışmalarından ari bir sermaye, yönetim ve denetim çerçevesi oluşturulabilmesi halinde mümkün. Ancak ister tamamıyla kamunun içinde, isterse finansal kuruluşların iştirakiyle TBB ve TSPAKB gibi mesleki kuruluşların gözetiminde kurulsun çıkar çatışması problemini çözmek çok kolay gözükmüyor. Hatta BDDK ve SPK gibi denetim otoritelerinin yönetimde doğrudan temsili bile çıkar çatışmasını önlemek bir yana daha da artırabilecek bir unsur gibi duruyor. Dolayısıyla süre varken oluşturulacak yapı üzerinde daha fazla kafa yorulmasında yarar var.
Yasal Uyarı: Bloğumuzda yayınladığımız yazıların öncelikli amacı, ‘Bankacılıkta Risk ve Sermaye Yönetimi’ isimli kitabımızın okuyucularına kitapta irdelenen konularla ilgili daha kapsamlı ve gerektiğinde daha güncel bilgi sunmaktır. Yazılarımızda yeralan tespit ve değerlendirmeler şahsımız dışında hiçbir kişi veya kurumu bağlamaz. Yatırımcılar, yazılarımızda yeralan bilgi, tespit ve değerlendirmelerden hareket ederek para veya sermaye piyasalarında pozisyon aldıklarını iddia edemezler. Yatırım danışmanlığı ile iştigal edenler, yatırımcıları yönlendirici mahiyette tavsiyelerde bulunanlar, yazılarımızdan, kaynak göstermek suretiyle dahi alıntı yapamazlar.
The post Milli Reyting Teşkilatı… appeared first on Dr. M. Ayhan ALTINTAŞ.
]]>